
DUVAR- Frederik Brattberg’in yazdığı, Fırat Aygün’ün yönetmenliğini üstlendiği “Eve Dönüşler”, sahnede Nazan Yerli, Anıl Ateş ve Baran Can Eraslan’la hayat bulan çarpıcı bir oyun. Oğulları Gustav’ı kaybetmenin yasını tutan bir anne babayla açılan “Eve Dönüşler”de, Gustav’ın ortaya çıkmasıyla gündelik hayat normal seyrinde devam ediyor. Ancak Gustav’ın bir kez ve bir kez daha ortadan kaybolmasıyla, anne babanın üzüntü ve rahatlaması da hayal kırıklığı ve öfkeye dönüşüyor.
Trajedi ve komedi arasında gidip gelen oyunun Karşı Atölye versiyonunu izlemek için İstanbul’a gelen yazarı Brattberg ile konuştuk.
“Eve Dönüşler” birçok farklı ülkede, birçok farklı dilde sahnelendi. Karşı Atölye’nin yorumunu İstanbul’da seyretme şansını buldunuz. Nasıl bir deneyimdi?
Harika bir yapımdı. Oyuncular ve yönetmen harikaydı. Bu oyunun yaklaşık otuz versiyonunu izledim ve bazen oyun çok düz bir şekilde sahneleniyorsa hayal kırıklığına uğruyorum. Her seyredişimde metin hakkında yeni bir şeyler öğrenmek istiyorum ve bu kez gerçekten öğrendim. Daha önce hiç böyle bir prodüksiyon izlememiştim. Diğer sanatçıların kendilerini ifade ettiklerini ve benim metnimde kendi yollarını bulduklarını görmek çok güzel bir insani deneyim. Ben ve onlar arasında, birbirimizi başka bir seviyeye, tek başımıza olabileceğimizden daha iyi bir seviyeye yükselttiğimiz bir buluşma var ve tiyatro da gerçekten bununla ilgili. Karşı Atölye’nin versiyonu çok grotesk ve Freud’un bir zamanlar yazdığı bir şeyi düşündürdü bana. Freud hayalet hikayeleri hakkında yazmış ve 500 yıl önce ölmüş insanlarınki gibi yaşlı hayaletlerin nasıl iyi ve nazik olarak tanımlandığını, yakın zamanda ölmüş insanların hayaletlerinin ise nasıl saldırgan ve kötü olarak tanımlandığını anlatmıştı. Freud’a göre bunun nedeni, tanıdığımız biri öldüğünde kendinizi biraz rahatlamış hissetmenizdir -nihayet bu kişiden kurtulmuşsunuzdur ve bu size kendinizi suçlu hissettirir, bu yüzden hayalet intikam için geri gelir. Bu fikrin, Karşı Atölye’nin yorumuyla iyi örtüştüğünü düşünüyorum.
Eve Dönüşler’in sahnelendiği her kültürde seyirciyi ortaklaştıran yanı nedir sizce?
Müziğe bakarsanız, tüm dillerin ötesinde konuşan bir şey olduğunu görürsünüz. Bir müzik parçası -klasik müziği kastediyorum burada- bir tür hikaye anlatır, bir melodinin diğer melodilerden etkilenerek nasıl geliştiğine dair bir hikayedir bu. Bu tür bir süreç, kültür farklılıklarına rağmen hepimizin ilişki kurabileceği bir süreçtir. Bir oyunda da karakterlerin niyetlerine odaklanarak benzer bir şey yapabilirsiniz. Schopenhauer “İstenç ve Tasarım Olarak Dünya” adlı eserinde müziği irade olarak tanımlar, bunun karakterlerin niyetiyle aynı şey olduğunu söyleyebilirsiniz. Henrik Ibsen’in “Nora, Bir Bebek Evi” adlı eserini ele alsanız, tarihsel veya kültürel yönü olan her şeyi çıkarıp atsanız, evlilik fikrini çıkarıp atsanız, bir kadının kocasını terk etmesi tabusunu çıkarıp atsanız ve sadece niyetleri korusanız… O zaman başka birini kontrol etmek ve ona tutunmak isteyen bir kişi hakkında bir hikayeniz olur ve ikinci kişi, birinci kişi tarafından görülmediğini ve anlaşılmadığını hisseder. Böylece size bir müzik parçasını hatırlatan bir hikayeniz olur, her kültür tarafından anlaşılan bir hikaye elde edersiniz. Eve Dönüşler’de de oğlun neden öldüğüne ve geri döndüğüne dair hiçbir sebep vermiyorum, bunu gerçekleşmesine yol açan ve ebeveynlerin davranışlarını açıklayabilecek hiçbir kültürel olgu yok. Bu da gerçekten her yerde oynanabilecek bir oyun ortaya çıkardı, örneğin daha yeni Farsçaya çevrildi oyun ve İran’da yayınlandı ve İsrail Ulusal Tiyatrosu Habima’da beş yıl boyunca sahnelendi.
Oyunu ister istemez hem bir ebeveyn hem de bir evlat olarak seyrettim. Gustav’ın eve dönüşlerinde evlatlığın ne kadar talepkâr, bencil bir kurum olduğunu, ebeveynliğinse emekliliği olmayan bir meslek olduğunu. Bu konuda neler söylersiniz?
Evet, söylediğiniz şey çok doğru. Siz de seyrettiniz oyunu. Eve Dönüşler’de, oğullarını kaybettikleri için yas tutan bir anne baba ile karşılaşıyoruz. Bir insanın olabileceği en karanlık yerdeler. Bir süre sonra kapı çalıyor ve oğulları karşılarında duruyor, geri dönüyor. Bir insanın olabileceği kadar mutlu oluyorlar ve bir süre sonra gündelik yaşamlarına geri dönüyorlar. Derken bir gün oğulları ölüyor. Yas tutuyorlar ama ilk seferinde olduğu kadar üzgün değiller. Oğulları birkaç hafta sonra kapıda belirdiğinde yine mutlu oluyorlar ama ilk seferinde olduğu kadar değil.
Bu böyle devam ediyor, oğul ölüyor ve geri geliyor, bir noktada anne baba gerçekten umursamayı bırakıyor. “Eve Dönüşler” pek çok şekilde sahnelenebilir ve yorumlanabilir. Aslında oyunun ilk gösterimi, burada işaret ettiğiniz bakış açısından çok da uzak olmayan bir yoruma sahipti. Oyunun ilk gösteriminde anne baba oğullarının eşyalarını yavaş yavaş bir bavula dolduruyor ve oyunun sonunda oğullarının evden taşınmasına hazır hale geliyorlardı. Yüz yıl önce Norveç’te çocuklar evden bugünkünden farklı bir şekilde ayrılıyorlardı; oğullar belki de on altı yaşında bir gemiye biniyor ve beş yıl boyunca geri dönmüyorlardı ve kızlar evlenip başka ailelere gelin gidiyorlardı. Ancak bugün ebeveyn olmak, yetişkin çocukların ebeveynlerine gelip para istedikleri, kendi çocuklarına bakmalarını ya da sadece hizmet edilmesini istedikleri, ömür boyu süren bir görev.
Oyunu yas üzerinden okumak da mümkün. Kadınla erkeğin ya da anneyle babanın yası yaşayış şekilleri elbette birbirinden farklı. Ama yasın sürekli tekrarlanması, toplumsal yaslarımızı, bir süre sonra bu yaslara karşı bıkkınlaştığımızı, bu yasları kanıksadığımızı akla getiriyor.
Oyunu kesinlikle yas üzerinden okuyabiliriz. Gustav’ın sadece bir kez öldüğünü ve bunun oyun başlamadan önce zaten gerçekleşmiş olduğunu düşünebilirsiniz. Ve Gustav geri döndüğünde, bu sadece anne babasının hafızasındadır. Ve finalde anne babası Gustav’ı öldürdüğünde, hayatlarına devam etmeye hazırlar. Oyunun toplumsal yastan da bahsettiğinden bahsediyorsunuz… Bu arada bu, İsrail’deki prodüksiyonun çok önemli bir parçasıydı. Yahudiler için yasa, size atalarınızdan miras kalan bir şeydir. Eğer bugün on sekiz yaşında olan bir Yahudiyseniz, hâlâ Yahudi soykırımının ve yüzlerce yıllık diasporanın kurbanı sayılırsınız ama Eve Dönüşler’de acı kayboluyor. Oyun, Yahudilerin acılarından asla vazgeçmemelerinin bir eleştirisi olarak görüldü ve yönetmen oyunda bazı politikacıların, miras kalan bu acılara atıfta bulunarak insanları nasıl manipüle ettiklerine atıfta bulunarak bazı politik dokunuşlar da yaptı.
Aile içinde yaşanan tekrarlar dünya ölçeğinde giderek daha sık yaşanıyor: Savaşlar, çatışmalar, otoriter uygulamalar, vb. Tekrarların olağanüstü olayları sıradan hale getirmesi hatta bıkkınlığa yol açması kaçınılmaz mı?
Eve Dönüşler de, tüm oyunlarım gibi, tekrarların kullanımı üzerine inşa edilmiştir. Ben aslen bir besteciyim ve gençliğimden bu yana klasik/çağdaş müzik besteliyorum. Müzikte tekrar temeldir, onsuz müziği gerçekten hayal edemeyiz. Müzikte -özellikle klasik müzikten bahsediyorum- tekrar, müziğin bir sürece sahip olmasını mümkün kılan şeydir. Bir melodi bir senfonide ikinci kez tekrarlandığında, besteci melodiyi ilkinden farklı bir şekilde besteleyecek ve düzenleyecektir. Dinleyici neyin farklı olduğunu fark edecek ve melodinin daha önce çalınmış olan melodiden veya melodilerden etkilendiğini anlayacaktır.
Eve Dönüşler, biri hüzünlü (oğul öldüğünde) diğeri mutlu (geri döndüğünde) olmak üzere iki melodiye sahip bir parça olarak görülebilir. Oyunu yazdığımda, oyunun ne yöne gideceğini gerçekten bilmiyordum. İki melodi veya iki sahne ile başladım ve onları tekrar etmeye başladım. Gustav ikinci kez öldüğünde, anne baba doğal olarak farklı tepkiler verecek, aradaki mutlu sahneden etkilenecek. Yani bu formu kullanma fikri olarak başladı, seyirciyi gerçekten şok etmek gibi bir niyetim yoktu. Bu kendiliğinden ortaya çıktı. Tekrarların kullanımının birçok etkisi var. Benim tekrarı kullanma yöntemimde, yani aynı sahneleri tekrarladığımda, çok detaylı bir seviyede yazabiliyorum. Örneğin, yaklaşık olarak aynı şeylerin yaşandığı iki sahne yazarsam, ilk sahnede iki karakterin doğrudan birbirlerine doğru gitmesine izin verebilirim, ancak tekrarda karakterlerden birinin önce ayakkabı bağcıklarını bağlamasına izin veririm. Seyirci ilk sahneyi görmemiş olsaydı, şimdi ayakkabılarını bağlayan karaktere hiçbir anlam veremezdi, ancak karakter bunu ilk seferde yapmadığı için bir anlamı var. Tekrar söz konusu olduğunda bir başka etki de, insanların sırf tekrarlandıkları için bazı şeylerden hoşlanıyor gibi görünmeleridir. İnsanların birçok farklı yüz gördüğü bilimsel bir deney okumuştum; bazı yüzleri sadece bir kez, bazılarını beş kez, bazılarını ise on kez görmüşler. Onlara hangi yüzü en güzel buldukları sorulmuş ve onlar da en çok gördükleri yüzü seçmişler. Tekrar aynı zamanda bir şeyi anlama hissi de verir, bir bakıma insanlar bir şeyi tanıdıklarında anladıklarını düşünürler -tabii ki bu anlamakla ilgili değildir, ama yine de size bu hissi verir.
Anne ve babanın tepkileri toplumsal normlara uygun bir hüzünden öfkeye, hatta histeriye doğru evriliyor. Bu da seyircilerin konfor alanlarından çıkmalarına sebep oluyor. Seyircinin toplumsal önkabullerin dışında bir evren sunmayı ve buna oyun boyunca katlanmalarını talep etmeyi seçme nedeniniz nedir?
Söylediğiniz gibi, tekrar olağanüstü olanı normal hale getirebilir ve bu da tehlikeli olabilir. Eichmann’ın yargılanmasına tanıklık eden ve Nazileri çalışan filozof Hanna Arendt, toplama kamplarında çalışan insanların aslında sıradan insanlar olduğunu, sadist ya da deli olmadıklarını tespit etmiştir. Örneğin, sabah kahvenizi içerken, hemşehrilerinizin masum insanları nasıl öldürdüğünü anlatan gazeteyi okursanız, eninde sonunda öldürme olayını sabah kahvenizle ilişkilendirirsiniz. Ve eğer bir gün bu ölümler durursa, o sabah kahvesi aynı kahve olmayacaktır. Hanna Arendt’in bu mekanizmayı tarif ettiği son aşamada, sabah kahvenizin aynı tadı vermeye devam etmesi için siz de cinayete katılırsınız. Eve Dönüşler’deki finalde oğullarını öldürüyorlar ve eğer Arendt’in perspektifinden bakmak isterseniz, belki de bunu sadece günlük yaşamın devam etmesi için yapıyorlar. Bu mekanizma elbette daha küçük seviyelerde, sırf statükoyu devam ettirmek için, sırf yarının da bugün gibi görünmesini sağlamak için, yanlışa tahammül ettiğimiz ve bizim de içinde yer aldığımız durumlarda daha sık ortaya çıkar.
Müzisyensiniz de aynı zamanda. Notalarla kelimelerin kardeşliğinden söz edebilir miyiz? Var mı böyle bir kardeşlik?
Bu büyük bir soru ve bu konuda uzun süre konuşabilirim. Ancak söylenebilecek tek şey, müzik yazarken müziğin kelimeler gibi davranması için çabaladığınızdır. Söz yazarken de sözcüklerin müzik gibi davranması için çabalarsınız. Müzik yazarken sorununuz müziğin tamamen soyut olmasıdır ve onu daha somut hale getirmek istersiniz. Sözcükleri yazarken -sanatsal bir yazma eylemini kastediyorum, gazetedeki bir makaleyi değil-, sözcüklerin somut anlamından kurtulmak istersiniz, onu soyut hale getirmenin bir yolunu bulmanız gerekir. Bir bakıma bunu bir tür kardeşlik olarak da görebilirsiniz, çünkü birbirlerine uzanarak birbirlerine benzemek istiyorlar. Bu konuda söylenebilecek bir başka şey de, kelimelerle söylediğiniz her şeyin söylenmemiş bir şeyden gelmesi gerektiğidir. Dili sadece dilin kendisinden gelen anlamlarla dolduramazsınız, yoksa dil kendi kuyruğunu ısıran bir yılana benzer. Kendimi ilk ifade etmek istediğimde, bunu yapacak kelimeleri bulmadan önce içimde oluşan bir istek veya bir his vardır. Bu küçük an müziğe çok yakındır, o kadar yakındır ki hatta, birebir ilişki içinde olduklarına inanıyorum.